Ana içeriğe atla

ALIŞILMIŞLIK -Bölüm 11



BÖLÜM 11:
  
  Günün ilk ışıkları yüzüne çarpıyordu, bodrumun küçük penceresinden. Saatine baktı. Eşi işine gitmişti bile. Kömür torbalarının üstünden tişörtünü alıp giydi. Gözlerindeki çapağı elleriyle ovuşturarak sildi. Karnı açtı. Belki evine girerse bir şeyler atıştırabilirdi. Ama anahtarını evden ayrılmadan önce bırakmıştı. Nasıl içeri girebilirdi? Balkona tırmanıp girmeyi denese gündüz vakti olduğu için başkaları görüp polisi arayabilirlerdi. Bu riski alamazdı. Belki eşi kendisinin geleceğini düşünerek kapının önündeki kahverengi paspasın altına anahtar bırakmış olabilirdi. Şansını bununla deneyebilirdi. Eğer anahtar bulamazsa da hızlıca kaçardı oradan. Kalemini, defterini ve fenerini çantasına özenle koyup hazırlandı. Bodrum kapısını sessizce açtı ve hızlı adımlarla ön kapıya yöneldi. Hemen eğilip paspasın altını kontrol etti. Anahtar orada yoktu. Onca umudunun boşa gitmesine sinirlenerek bir of çekti. Ayağa kalktı. Etrafına baktı. ‘’Belki başka bir yere koymuştur.’’ dedi kendi kendine. Kapının iki yanında duran çiçeklerin etrafını kontrol etti. Yine istediğini bulamadı. Saksıların altına bakmayı düşündü. Sağ taraftaki saksılardan üçüncüsünün altında aradığı anahtarı buldu. Eşi gerçekten de geri gelebileceğini mi düşünmüştü? Şu an zaten geri gelmemiş miydi? Belki de kendini düşünmüştü, eğer anahtarını başka bir yerde kaybederse diye kapıda kalmamak için. Düşünceleri bu seçeneği daha baskın buldu. ‘’Neyse.’’ diyerek ayağa kalkıp kapıyı açtı. Kimsenin görmemesi için hızlıca içeriye girip kapıyı kapattı. Anahtarı cebine atıp mutfağa koştu. İki gündür birkaç atıştırmalıkla geçiniyordu çünkü parasını fazla kullanmak istemiyordu. Dolabın kapağını açtı. Bulduğu yemekleri çıkarıp ocakta ısıtmaya başladı. Ocaktakiler ısınırken tezgaha yaslandı, kollarını birbirine bağladı ve duvarları izlemeye başladı. Temizlenmediği açıkça anlaşılıyordu. Çirkin ve tıpkı ifadesiz yüzlü insanlar gibi görünüyordu. Olduğu gibi görünüyordu, hiçbir renkliliği yoktu. Belki de olması gerekmiyordu. Belki de onu ifadesiz yapan şey bu alışılmışlığıydı. Acaba duvara farklı renkler katmaya çalışmak bir anlam taşımasına yardımcı olmak olabilir miydi?

 Yemeği hazır kıvama gelmişti. Ocaktan alıp tabağına koydu ve yemeyeceğini de tekrar dolaba, aynı yerine koydu. Eşinin, kendisinin geldiğini bilmek istemiyordu. Her şeyi olduğu gibi bırakmalıydı. Sandalyesine oturup yemeğini yedi. Gerçekten acıktığını hissetmişti. Sokakta kalan diğer insanları düşündü. Onlar gerçekten nasıl yaşayabiliyordu? Peki ya evinde yediği önünde yemediği arkasında olanlar?! Cidden onlar ne kadar rahat olabiliyorlardı? Elbette yardım edenler vardı içlerinde ama yapılan yardımlar kime, ne kadar yetebilirdi ki? Yapılan bağışlar, kampanyalar, yardımlar… Bunlar geçici çözümlerdi. Onca sokakta kalanlara, evsizlere bir günlük yemekten fazlası verilmeliydi. Sokakta kaldığı için toplumdan dışlanmamalıydı. Onlar da toplumun birer parçasıydı ve topluma kazandırılmalıydı. Peki ne yapılabilirdi? Yapılan büyük bağışlar ve bağış gecelerinden toplanılan hayırlarla onlara erzak almak yerine iş kurmaları için küçük sermayeler verilemez miydi? Sokakta çalıştırılan çocuklar yerine aile büyüklerini alıp sigortayla çalıştırmak, bir günlük yemek erzağı vermekten daha yararlı olmaz mıydı?
 Bu düşüncelerle tabağını yarılamıştı yarılamasına ama artık iştahı kalmamıştı. Ne ara insanları bu kadar düşünür olmuştu? Oysa eşinin cüzdanından habersiz para alan da kendisi değil miydi? Sandalyesinden kalkıp mutfak dolaplarını karıştırdı. Bulduğu birkaç kabı alıp tezgaha koydu. Dolaptan bulabildiği yemekleri çıkardı. Isıtılacak olanları ocağın üstüne koydu, diğerlerini ise şimdiden kaplara boşalttı. Azar azar eşine bırakıp dolaba koydu. Ocağın üstünde olanları ısıtmadı. Akşama kadar evde kalmayı düşünüyordu. Karanlık çökmeye başladığında ise eşi gelmeden her şeyi eski haliyle bırakıp yemek kaplarını alıp çıkmayı düşünüyordu. Mutfaktaki işini bitirdikten sonra çantasını da alıp merdivenlerden yukarıya, çalışma odasına geçti. Bedenini olduğu gibi tekli deri koltuğa bıraktı. Tıpkı eşinin her gece gelip yaptığı gibi. Sonra sehpanın üzerindeki vazoya baktı. Hala laleleri dimdikti. 3 sarı, 3 kırmızı… Her gün gördüğü çiçekler bugün bir farklı görünüyordu. Daha güzellerdi. Yine eşi gibi davranarak onlara seslendi:
-Vay be sevgili laleler… Bıraktığımdan daha güzel haldesiniz. Oysa evden gideli daha iki gün oldu. Aslında uzunca süre gelmeyi kendim de beklemiyordum ama hayatımda ne değişirse değişsin beni buraya çeken sihirli bir tılsım olduğuna inanmaya başlıyorum. Siz de beni az çok tanırsınız. Ne de olsa uzunca zaman bu küçük odadaydık hep beraber. Genellikle homurdanmalarımı duymuşsunuzdur. Bir şeyler yazmaya çalışırken yazdıklarımın doğruluğundan ziyade içerik dolgunluğu yakalamak isterdim hep ama bir türlü başaramazdım. Hala da başardığım söylenemez ama daha fazla homurdanmalarımı duymazsınız. Birkaç saat sonra tekrar gideceğim. Sizin sahibiniz, benim de eşim gelince ben burada olmayacağım. Ona iyi bakmanızı istiyorum. Onu dinleyin ve asla solmayın. Siz de benim gibi onun yanından ayrılmayın. Sizler onun için değerliniz, her ne kadar ben bunu geç anlamış olsam da… Bana sizin de bir diliniz olduğundan bahsetti. Ama siz sakın ona benim size anlattıklarımdan bahsetmeyin. Neden gittiğimi de sorarsanız size şöyle açıklayabilirim: Bazı yolculukların bir sebebi vardır, bir yere ulaşmak için çıkmışsındır yola ya da yola çıkmaya zorunlusundur. Bazı yolculukların ise bir nedeni yoktur. İçinden gelir ve içindeki sese güvenmek, inanmak istersin. Benim de bir nedenim yok. Neden ayrıldığımı bilmiyorum ama içimdeki sese güveniyorum. Güvenmek istiyorum. Eğer geri dönersem, içimdeki ses bazı konularda haklı çıkmıştır ve bu yüzden dönmüşümdür. Eğer geri dönmezsem de hala içimdeki sese güvenmeye çalışıyorumdur. Eşime illa ki bir şeyler anlatmak istiyorsanız ona, onu sevdiğimi söyleyin.

  Tekli deri koltuktan kalkıp, eski masasına geldi. Albümü koyduğu çekmeceyi açtı. Hala yerindeydi. Çekmeceden çıkarıp mektubunu koyduğu sayfayı aramaya başladı. Bir iki sayfa çevirdikten sonra koyduğu yeri buldu. O da hala yerindeydi. Belli ki eşi albümü alıp daha içine bakmamıştı. Bir fotoğrafı dosyasından çıkartıp yerine koymuştu. ‘’O fotoğrafı ne yaptım acaba?’’ diye mırıldanırken arka cebine koyduğu cüzdanının içindeki fermuar kilitli yerde olduğunu hatırladı. Albümü masanın üstüne koydu. Cüzdanından fotoğrafı çıkardı ve sandalyesine oturup incelemeye başladı. Beş dakika boyunca bir şey düşünmeden sadece fotoğrafı inceledi. Ah be ah dercesine özlem dolu bir iç çekişten sonra fotoğrafı yine cüzdanına koydu. Albümden mektubu çıkarttı albümü kapatıp çekmeceye koydu. Mektubu da alıp sehpanın üstünde, içinde lalelerin olduğu vazonun yanına koydu. Eşinin onun geldiği anlayıp anlamaması önemli değildi onun için. Mektupta yazanları eşi okumalıydı. Bir yere saklamak… Daha fazla şey saklamak istemiyordu, kendinden başka. Çalışma odasından çıkıp soğuk bir duş almaya gitti. Soğuk bir duş insanın düşüncelerinden arınmasına yardımcı olabilirdi. Duşunu aldı, yine aynı kıyafetlerini giyerek çalışma odasına tekrar geldi. Çantasından, satıcı çocuğun önerdiği mavi kapaklı kitabı çıkardı ve okumaya başladı. Kaldığı yerden kitabı bitirene kadar hava kararmıştı. Kitabı özenle çantasına koyduktan sonra son bir kez çalışma odasına baktı. ‘’Elveda…’’ demekle yetindi. Mutfağa geçip ısıtılması gereken yemekleri ısıttı. Isıttıktan sonra birazını eşi için ocak üstünde bırakırken diğer kalanını kaplara boşalttı. Kapları da dökülmemeleri için dikkatlice çantasına koydu. Evden çıkmaya hazırdı. Ana kapıya geldi, anahtarını cebinden çıkardı. Kapıyı kilitleyip sağdan üçüncü saksının altına aldığı şekilde yerleştirdi. Tam bahçe kapısından da çıkacaktı ki bodrum kapısını kilitlemediğini hatırladı. Hızlıca bodrumun girişine geldi. Anahtarı iç kilidin üstünden alıp kilitledi. Ön kapının üstünde asılı duran süsün arkasına koydu. Bahçe kapısından da çıktığında asıl yolculuğun şimdi başladığını anladı. İki günde alışılmışlığının dışına çıkıp farklılaşmaya başlayan düşüncelerine yenilerini katmalı ve kendini farklılıklarla donatmayı düşünüyordu. Bunun için iç sesine kulak vermiş ve ona bu konuda güvenmişti. Belki de bu yolculuğunun bir nedeni vardı ama kendisi görmek istemiyordu…  Uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı. Sokakların karanlığına karışana kadar... 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

NEFSE KARŞI MÜDAFAA

     ​   Başarının önündeki en büyük engel nefsimizdir. Nefis ise insandaki kötüyü seçme iradesidir. Yani kötüyü seçtiğimiz veya iyi olanı seçmeyip beklediğimiz her an başarıdan bir adım daha uzaklaşırız. Peki nefsimiz bize hep kötü olanı seçmemizi söylerken biz nasıl iyi olanı seçme cesaretinde bulunuruz?   ​ Aslında bu sorunun cevabı her insanın kendi içinde saklıdır ama s ize yardımcı olabilmek için  kendimi nefsime karşı nasıl koruduğumu anlatmaya çalışacağım.     ​ İlk önce başaracağınıza inanmalısınız. İnanç, başarı kalesinin surları gibidir. Eğer bu surlarda en ufak bir gedik açılırsa savunmanız çöker ve kendinizi nefsinize teslim etmek zorunda kalırsınız. Savunmayı tamamladığınızda ise bununla yetinmeyip nefis kuşatmasını kaldırmanız için saldırı  da yapmanız gerekir. İşte saldırı toplarınız da iyiyi seçme iradeniz yani antinefsiniz olacaktır. Antinefis, adından da belli olacağı üzere  nefsin izin ‘’Yapmalısın!’’ dediği ş...

GÜNEŞTEN GÜNLERİM

GÜNEŞTEN GÜNLERİM Herkesinkinden farklıdır günlerim: Yatağımdan kalkıp aralarken perdemi,  Onun göz kırpışıyla doğar güneşim. Hatrı, kelamımdır; günaydın derim. Karşılık verir de bekletmez beni  Ve dudaklarından dökülen ilk kelimeler, Temmuz sıcağında, Bir odanın kapısının aralanması gibi Kulak penceremden kelimelerin cereyan edişi, Ruhumu serinleten sabah yelim. Böylesi huzur doludur ilk saatlerim. Öğlen olur da yine ayrılmaz manzaramdan güneşim. Daldan kolları arasından sarılıp gövdesine, Gölgesine kabul gördüğü için teşekkür ederim. Saçlarının hışırtısı eşliğinde, Acıktığımda ise tadından yenilmez muhabbeti. Nadiren ikindi vakitleri, yüzünden gökyüzünün, Siyah beyaz kirpiksi bulutlarından; Saklar, tane damlalar rengini. Akar ya yanaklarından maviliği,  Dinlendirmek için yerküremi... Islatır hem beni Hem de dudaklarının solundaki Toprak kokan tenine yakışan kahve beni. Yıkanır o mavilikte düşüncelerim. Sessizleşir zihnimin sokakları, akşam gibi. Bunca zerafet nereden ge...

AHLAKLA İLGİLİ KOMPOZISYON-2

AHLAK        Ahlak bir toplumun içinde yaşayan insanların uyması gerektiği düşünülen veya bir toplumdaki kişilerin benimsedikleri hal, tavır, hareket ve davranış biçimi, yazılı olmayan kurallar bütünü olarak tanımlanabilir.             Ahlak , neyin doğru neyin yanlış sayıldığı veya sayılması üstünde durur. Bu yüzdendir ki bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevi değerleri, huyları ve bunlarla birlikte ortaya koyduğu hareket ve davranışların bütünü de ahlak çerçevesinde değerlendirilebilinir.          Ahlak, bir toplumda yaşayan insanların hayatını düzene sokan manevi değerlerdir. Yeryüzünde her toplum belirli bir kültüre sahip olduğu için birlikte yaşamakta olan insanlar ahlaki değerlere sürekli ihtiyaç duyarlar. Ahlaki değerler bir toplumu ayakta tutar. Tek parça bir vücut kılar.             Aynı zamanda a...