Günün ilk ışıkları yüzüne çarpıyordu, bodrumun küçük penceresinden. Saatine baktı. Eşi işine gitmişti bile. Kömür torbalarının üstünden tişörtünü alıp giydi. Gözlerindeki çapağı elleriyle ovuşturarak sildi. Karnı açtı. Belki evine girerse bir şeyler atıştırabilirdi. Ama anahtarını evden ayrılmadan önce bırakmıştı. Nasıl içeri girebilirdi? Balkona tırmanıp girmeyi denese gündüz vakti olduğu için başkaları görüp polisi arayabilirlerdi. Bu riski alamazdı. Belki eşi kendisinin geleceğini düşünerek kapının önündeki kahverengi paspasın altına anahtar bırakmış olabilirdi. Şansını bununla deneyebilirdi. Eğer anahtar bulamazsa da hızlıca kaçardı oradan. Kalemini, defterini ve fenerini çantasına özenle koyup hazırlandı. Bodrum kapısını sessizce açtı ve hızlı adımlarla ön kapıya yöneldi. Hemen eğilip paspasın altını kontrol etti. Anahtar orada yoktu. Onca umudunun boşa gitmesine sinirlenerek bir of çekti. Ayağa kalktı. Etrafına baktı. ‘’Belki başka bir yere koymuştur.’’ dedi kendi kendine. Kapının iki yanında duran çiçeklerin etrafını kontrol etti. Yine istediğini bulamadı. Saksıların altına bakmayı düşündü. Sağ taraftaki saksılardan üçüncüsünün altında aradığı anahtarı buldu. Eşi gerçekten de geri gelebileceğini mi düşünmüştü? Şu an zaten geri gelmemiş miydi? Belki de kendini düşünmüştü, eğer anahtarını başka bir yerde kaybederse diye kapıda kalmamak için. Düşünceleri bu seçeneği daha baskın buldu. ‘’Neyse.’’ diyerek ayağa kalkıp kapıyı açtı. Kimsenin görmemesi için hızlıca içeriye girip kapıyı kapattı. Anahtarı cebine atıp mutfağa koştu. İki gündür birkaç atıştırmalıkla geçiniyordu çünkü parasını fazla kullanmak istemiyordu. Dolabın kapağını açtı. Bulduğu yemekleri çıkarıp ocakta ısıtmaya başladı. Ocaktakiler ısınırken tezgaha yaslandı, kollarını birbirine bağladı ve duvarları izlemeye başladı. Temizlenmediği açıkça anlaşılıyordu. Çirkin ve tıpkı ifadesiz yüzlü insanlar gibi görünüyordu. Olduğu gibi görünüyordu, hiçbir renkliliği yoktu. Belki de olması gerekmiyordu. Belki de onu ifadesiz yapan şey bu alışılmışlığıydı. Acaba duvara farklı renkler katmaya çalışmak bir anlam taşımasına yardımcı olmak olabilir miydi?
Yemeği hazır kıvama
gelmişti. Ocaktan alıp tabağına koydu ve yemeyeceğini de tekrar dolaba, aynı
yerine koydu. Eşinin, kendisinin geldiğini bilmek istemiyordu. Her şeyi olduğu
gibi bırakmalıydı. Sandalyesine oturup yemeğini yedi. Gerçekten acıktığını
hissetmişti. Sokakta kalan diğer insanları düşündü. Onlar gerçekten nasıl
yaşayabiliyordu? Peki ya evinde yediği önünde yemediği arkasında olanlar?! Cidden
onlar ne kadar rahat olabiliyorlardı? Elbette yardım edenler vardı içlerinde
ama yapılan yardımlar kime, ne kadar yetebilirdi ki? Yapılan bağışlar,
kampanyalar, yardımlar… Bunlar geçici çözümlerdi. Onca sokakta kalanlara,
evsizlere bir günlük yemekten fazlası verilmeliydi. Sokakta kaldığı için
toplumdan dışlanmamalıydı. Onlar da toplumun birer parçasıydı ve topluma
kazandırılmalıydı. Peki ne yapılabilirdi? Yapılan büyük bağışlar ve bağış
gecelerinden toplanılan hayırlarla onlara erzak almak yerine iş kurmaları için
küçük sermayeler verilemez miydi? Sokakta çalıştırılan çocuklar yerine aile
büyüklerini alıp sigortayla çalıştırmak, bir günlük yemek erzağı vermekten daha
yararlı olmaz mıydı?
Bu düşüncelerle
tabağını yarılamıştı yarılamasına ama artık iştahı kalmamıştı. Ne ara insanları bu
kadar düşünür olmuştu? Oysa eşinin cüzdanından habersiz para alan da kendisi
değil miydi? Sandalyesinden kalkıp mutfak dolaplarını karıştırdı. Bulduğu
birkaç kabı alıp tezgaha koydu. Dolaptan bulabildiği yemekleri çıkardı. Isıtılacak
olanları ocağın üstüne koydu, diğerlerini ise şimdiden kaplara boşalttı. Azar azar
eşine bırakıp dolaba koydu. Ocağın üstünde olanları ısıtmadı. Akşama kadar evde
kalmayı düşünüyordu. Karanlık çökmeye başladığında ise eşi gelmeden her şeyi
eski haliyle bırakıp yemek kaplarını alıp çıkmayı düşünüyordu. Mutfaktaki işini
bitirdikten sonra çantasını da alıp merdivenlerden yukarıya, çalışma odasına
geçti. Bedenini olduğu gibi tekli deri koltuğa bıraktı. Tıpkı eşinin her gece
gelip yaptığı gibi. Sonra sehpanın üzerindeki vazoya baktı. Hala laleleri
dimdikti. 3 sarı, 3 kırmızı… Her gün gördüğü çiçekler bugün bir farklı
görünüyordu. Daha güzellerdi. Yine eşi gibi davranarak onlara seslendi:
-Vay be sevgili laleler… Bıraktığımdan daha güzel haldesiniz.
Oysa evden gideli daha iki gün oldu. Aslında uzunca süre gelmeyi kendim de
beklemiyordum ama hayatımda ne değişirse değişsin beni buraya çeken sihirli bir
tılsım olduğuna inanmaya başlıyorum. Siz de beni az çok tanırsınız. Ne de olsa
uzunca zaman bu küçük odadaydık hep beraber. Genellikle homurdanmalarımı
duymuşsunuzdur. Bir şeyler yazmaya çalışırken yazdıklarımın doğruluğundan
ziyade içerik dolgunluğu yakalamak isterdim hep ama bir türlü başaramazdım. Hala
da başardığım söylenemez ama daha fazla homurdanmalarımı duymazsınız. Birkaç saat
sonra tekrar gideceğim. Sizin sahibiniz, benim de eşim gelince ben burada
olmayacağım. Ona iyi bakmanızı istiyorum. Onu dinleyin ve asla solmayın. Siz de
benim gibi onun yanından ayrılmayın. Sizler onun için değerliniz, her ne kadar
ben bunu geç anlamış olsam da… Bana sizin de bir diliniz olduğundan bahsetti. Ama
siz sakın ona benim size anlattıklarımdan bahsetmeyin. Neden gittiğimi de
sorarsanız size şöyle açıklayabilirim: Bazı yolculukların bir sebebi vardır,
bir yere ulaşmak için çıkmışsındır yola ya da yola çıkmaya zorunlusundur. Bazı yolculukların
ise bir nedeni yoktur. İçinden gelir ve içindeki sese güvenmek, inanmak
istersin. Benim de bir nedenim yok. Neden ayrıldığımı bilmiyorum ama içimdeki
sese güveniyorum. Güvenmek istiyorum. Eğer geri dönersem, içimdeki ses bazı
konularda haklı çıkmıştır ve bu yüzden dönmüşümdür. Eğer geri dönmezsem de hala
içimdeki sese güvenmeye çalışıyorumdur. Eşime illa ki bir şeyler anlatmak
istiyorsanız ona, onu sevdiğimi söyleyin.
Tekli deri koltuktan
kalkıp, eski masasına geldi. Albümü koyduğu çekmeceyi açtı. Hala yerindeydi. Çekmeceden
çıkarıp mektubunu koyduğu sayfayı aramaya başladı. Bir iki sayfa çevirdikten
sonra koyduğu yeri buldu. O da hala yerindeydi. Belli ki eşi albümü alıp daha
içine bakmamıştı. Bir fotoğrafı dosyasından çıkartıp yerine koymuştu. ‘’O fotoğrafı
ne yaptım acaba?’’ diye mırıldanırken arka cebine koyduğu cüzdanının içindeki
fermuar kilitli yerde olduğunu hatırladı. Albümü masanın üstüne koydu. Cüzdanından
fotoğrafı çıkardı ve sandalyesine oturup incelemeye başladı. Beş dakika boyunca
bir şey düşünmeden sadece fotoğrafı inceledi. Ah be ah dercesine özlem dolu bir
iç çekişten sonra fotoğrafı yine cüzdanına koydu. Albümden mektubu çıkarttı
albümü kapatıp çekmeceye koydu. Mektubu da alıp sehpanın üstünde, içinde
lalelerin olduğu vazonun yanına koydu. Eşinin onun geldiği anlayıp anlamaması
önemli değildi onun için. Mektupta yazanları eşi okumalıydı. Bir yere saklamak…
Daha fazla şey saklamak istemiyordu, kendinden başka. Çalışma odasından çıkıp
soğuk bir duş almaya gitti. Soğuk bir duş insanın düşüncelerinden arınmasına
yardımcı olabilirdi. Duşunu aldı, yine aynı kıyafetlerini giyerek çalışma
odasına tekrar geldi. Çantasından, satıcı çocuğun önerdiği mavi kapaklı kitabı
çıkardı ve okumaya başladı. Kaldığı yerden kitabı bitirene kadar hava
kararmıştı. Kitabı özenle çantasına koyduktan sonra son bir kez çalışma odasına
baktı. ‘’Elveda…’’ demekle yetindi. Mutfağa geçip ısıtılması gereken yemekleri
ısıttı. Isıttıktan sonra birazını eşi için ocak üstünde bırakırken diğer
kalanını kaplara boşalttı. Kapları da dökülmemeleri için dikkatlice çantasına
koydu. Evden çıkmaya hazırdı. Ana kapıya geldi, anahtarını cebinden çıkardı. Kapıyı
kilitleyip sağdan üçüncü saksının altına aldığı şekilde yerleştirdi. Tam bahçe
kapısından da çıkacaktı ki bodrum kapısını kilitlemediğini hatırladı. Hızlıca bodrumun
girişine geldi. Anahtarı iç kilidin üstünden alıp kilitledi. Ön kapının üstünde
asılı duran süsün arkasına koydu. Bahçe kapısından da çıktığında asıl
yolculuğun şimdi başladığını anladı. İki günde alışılmışlığının dışına çıkıp
farklılaşmaya başlayan düşüncelerine yenilerini katmalı ve kendini
farklılıklarla donatmayı düşünüyordu. Bunun için iç sesine kulak vermiş ve ona
bu konuda güvenmişti. Belki de bu yolculuğunun bir nedeni vardı ama kendisi
görmek istemiyordu… Uzaklaşabildiği
kadar uzaklaştı. Sokakların karanlığına karışana kadar...

Yorumlar
Yorum Gönder