Saatine baktı. Saat sabahın yedisi olmuştu. Odasında pencere olmadığından ne güneşin doğumunu seyretmişti ne de temiz hava almıştı. Toza alerjisi olduğundan uyuyamamıştı. Sürekli hapşırmaktan burnu akıp durmuştu sadece. Fazla toz kalkmaması için fazla kıpırdamamıştı, olduğu yerden evden ayrıldığından bu yana yaşadıklarını sorguluyordu kendi içinde. Neden çocuklar çalıştırılıyordu sokaklarda? İşsiz bir sürü evebeyn yok muydu? Neden onca işsizin içinden çocuklar çalıştırılıyordu? Yoksa gazeteler işsizlik konusunda yanlış haberler mi yazıyorlardı? Yanlış istatistikler mi tutulmuştu? Suratlarında tebessüm, dillerinde bülbülün ötüşü misali “Abi...” diye başlayan cümlelerin sahipleri bu hallerinden yüzlerindeki tevessümün varlığı kadar memnunlar mı acaba? Peki ya insanlara ne demeli? Her birinin suratında farklı manada ayrı bir mutluluk... Nasıl oluyor da bu kadar mutlu olabiliyorlardı? Yaşadıkları dünya onlara acı vermiyor muydu? Hüzün, ayrılık, keder kapılarını çalmıyor mu? Yoksa mutlu görünmek için mi var yüzlerinden okunan neşe. Bir maske niyetine mi kullanıyorlar mutluluğu? Akıl sır erer mi böylesine!?
Derinlemesine bir iç çektikten sonra çantasını da alıp ayağa kalktı. Dirseğini yüzüne siper etti ve ana kapıya çıkan merdivenlere yöneldi. Tozdan dolayı hapşırıp bina sakinlerinin bodrumda birisi var diye telaşlanmasını ve başkasının kendisini görmesini istemiyordu. Sessiz adımlarla binadan çıktı ve hızlıca başka bir sokağa yürüdü. Sokaklar işe gidenlerin telaşıyla doluydu. Kaldırımlara basan topukları dinlemeye çalıştı. Kimisinin topuğu çok sert basıyordu, belli ki acelesi vardı ya da evden çıkışında bir şeyler yaşamıştı ve sinirliydi. Kimisinin topuk sesi çıkmıyordu, herhalde halinden menundu ve sakin adımlarla bu mutluluğunu kendi içinde kutluyordu. Kimisinin topuğu ise kaldırımda toz çıkartıyordu, yaşamaktan bıkmış olmalıydı veya gideceği yere aslında gitmek istemediği adımlarından anlaşılıyordu. Kendi topuk vuruşlarının sesini dinledi. Ağır ağır vuruyordu kaldırımlara. Bu da ne yapacağından kararsız olduğunun kanıtıydı. Hangi yöne gideceğini bilmeyen birinin adımlarıydı bunlar. Dikkatini ayak seslerinden aldı, insanların yüzlerine baktı. Gülümseyen suratları es geçip mutsuz görünen ya da ifadesiz bakışları inceledi. Mutsuz olan ne yaşadığı için mutsuzdu? Yüzünden ifade bile okunmayan insanlarsa bu ifadesizliği nasıl beceriyordu? Bir şey hissetmiyorlar mıydı yaşadıklarına karşılık? Hissizler miydi yoksa yaşadıklarına çözüm bulamayıp kabullendiklerinden hissetmemeyi tercih edenler mi? Nasıl anlaşılırdı bu fark, bakınca ifadesiz bir yüze?
Karnının isyan gurultuları kendisini iç dünyasından çekip gerçek yaşama çekti. Bir şeyler yemeliydi yoksa karnı guruldamaya devam edecek ve kendisi bu gurultulara sinirlenmeye başlayacaktı. Parasını idareli kullanmalıydı. Ara sokaklarda fazla lüks olmayan bir dönerciye girdi. Kendine bir masa seçti ve oturdu. Masaya bir çocuk elinde kalem kağıtla yaklaştı:
-Ne alırsın abi?
-Bana bir yarım tavuk getir.
-İçecek alır mısın abi? Ayran getireyim mi?
-Yok kalsın. Su alayım sadece.
Yine tebessüm eden bir çocuk çalıştırılıyordu. Acaba daha kaç tane çocuğu görecekti çalıştığı işte gülümsemesini eksik etmeyen. Fazla irdelemedi bu konuyu ve aynı çocuğa seslenerek:
-Lavabo nerede?
-Şu tezgahın yanından düz ilerle abi, orada görürsün.
Lavaboya gitti. Aynaya baktı. Yüzünü inceledi. Az önce abhsettiği ifadesiz yüzü kendinde de gördü. Zorla gülümsemeye çalıştı ama gülümsemeyi kendine yakıştıramadı. Kendi gözlerinin içine bakıp “Sen de alışılmışsın.” diye söylendi sessizce. Musluğu açıp elini yüzünü yıkadıktan sonra masasına döndü. Birkaç dakika bekledikten sonra döneri gelmişti. İştahla yedi. Dönerin yanında verilen salata ve turşuları da bitirince hesabı ödeyip dükkandan çıktı.
Yine sokaklarda yürümeye ve düşünmeye başladı? Bir insan gün içinde neler yapabilirdi? Bir işi yoktu ama bunca zaman da çalışmamıştı. Şimdi de çalışmak istemiyordu. Kahvehaneler de takılmak istese... İnsanlarla muhabbet etmeye pek meyilli değildi. Parktan parka geçip insanları ve çevresini izlese... O da bir süreden sonra canını sıkardı. Peki ne yapabilirdi? Cevabı biraz ileride, yere örtü serip üstüne kitap dizmiş tezgahtar çocuktaydı. Sattığı kitaplardan bir tane alıp okuyabilirdi. Biri bitince, bitirdiğini başka bir kitap ile takas edebilirdi. Günlerini böyle harcayabilirdi. Böylelikle farklı düşünce deryalarının kıyısına varabilirdi belki de... Kitap satan çocuğun yanına gelip ifadesiz suratıyla seslendi:
-Satıcı çocuk, bana hangi kitabı önerirsin?
-Nasıl bir şey istersin abi?
-Bilmem. Sen bir tane seçip ver işte.
-Bu mavi kapaklı kitabı tavsiye ederim abi. Kitap, bir insanın aslında bir insandan da fazlası olduğunu anlatıyor. İnsanın yaptığı bir eylemin ahlaki yönlerini ve yapacağı davranışın getirebileceği sonuçlar karşısında insanın neye hazırlıklı olması gerektiğini de kendi kurgusuyla açıklıyor.
Kitabı eline aldı, kapağını inceledi ve birkaç sayfasına göz attıktan sonra çocuğa sordu:
-Sen bu kitapların hepsini okudun mu?
-Evet abi. İçeriğini bilmediğim kitabı kimseye tavsiye edip ona yönlendirmem.
-Aferin.
Çocuğa kitabın parasını ödeyip yanından uzaklaştı. Yüzündeki ifadesizlik yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Gerçekten de çocuğun anlattığı gibi bir kitap mıydı? Yoksa çocuk kitabın içendeki yazandan fazlasını mı ona anlatmıştı? Okumak için sabırsızlandı. Hemen kendine bir park bulmalıydı. Sadece bir banka oturup mavi kapaklı kitabını bitirmek istiyordu. Kitabı çantasına koydu. Önüne çıkan ilk parka hızlıca yürümek istiyordu. Tıpkı kurtuluşa olan bir yürüyüş gibi. Bu kitap fikirlerini ve hareketlerini alışılmışlığın dışına çıkarmasında yardımcı olabilecek miydi?

Yorumlar
Yorum Gönder