Güneş tam tepeden batıya doğru seyretmeye başlamıştı. Evden çıktığından beri yürüyordu. Nereye gideceğini bilmeden sokaktan sokağa giriyor, girdiği sokaktan da başka bir sokağa sapıyordu. Yorulmuştu. Parkın birinde oturup dinlenmeyi istiyordu ama nerede bir park olabileceğini bilmiyordu. Bunları düşünürken karnının da aç olduğunu fark etti. İlerlediği kaldırımın sonunda simit tezgahı bir simit tezgahı vardı ama tezgahtar ortalıklarda görünmüyordu. Simit tezgahının yanına varana kadar etrafına bakındı. Sokakta oyun oynayan çocukların olduğunu gördü sadece. Karnı açtı ve birkaç simit alıp hemen yemek istiyordu. Tezgahın yanına vardı. “Müşteri geldi.” dercesine sesli bir şekilde öksürdü ama tezgahtardan hala ses yoktu. Dayanamadı ve “Simitçi!” diye bağırdı oyun oynayan çocuklardan biri “Buyur abi.” diye cevap verince sesin nereden geldiğini anlamak için arkasına döndü. Oyun oynayan çocuklardan birinin ona geldiğini görünce şaşırdı:
-Ne kadar simit?
-2 lira.
-3 tane ver sen.
-Olur, hemen abi.
Şaşkınlığını omuz silkerek üstünden atıp kemdisine uzatılan kağıt poşeti aldı ve simitlerin parasını tezgahtar çocuğa uzattı. Çocuk gülümseyerek teşekkür etti. Tam yoluna bakıp yürümeye devam edecekti ki arkasına döndü ve tezgahtar çocuğa tekrar seslendi:
-Simitçi!
-Efendim abi?
-En yakın park nerede?
-Bu sokaktan sola dönünce caddeye çıkacaksın, caddenin karşısına geçtiğinde ışıklara doğru ilerle ve ilk ışıklardan tekrar sola dön abi. Orada havuzlu, güzel bir park var.
-Tamam, teşekkürler.
-İyi günler abi.
Çocuğun verdiği tarife uyudu ve bahsettiği havuzlu parka geldi. Park beklediğinden kalabalıktı. Kendisi için boş banka aradı. Havuzun karşısında boş bir banka olduğunu fark edip oraya adımlarını doğrulttu. Tam oturacağı banka gelmişti ki bir çift kendisinden önce davranıp bankı işgal etti. Sinirlenmişti. Onlara, o banka kendisinin oturacağını açıklayacakken durdu; derin bir nefes aldı. Öfkesini de aldığı hava ile içine gömdü. Tekrar etrafına baktı. Kimsenin oturmadığı ve insanların daha az olduğu yerde, bir ağacın altında boş bank vardı. Kimse gelip işgal etmeden oraya oturmak için hızlı adımlarla yürüdü. Başarmıştı, hedeflediği noktaya herkesten önce gelmişti ama bir terslik vardı. Neden kimsenin bu güzelim ağacın altında oturmadığını anlamıştı. Bankın, gölgesine sığındığı ağaç dut ağacıydı. Dutlarınsa mevsimi gelmiş, dalından düşmüş bankı ve yeri pistletmişti. Üstüne basılan dutlar, yerde siyah lekeler bırakmıştı. Kendisi bunca koku ve pisliğe dayanamazdı. Daha temiz bir yer için tekrar etrafına bakındı. Çocuk parkının yanındaki çimenlik alan ideal gözüküyordu. Bir yandan bir şeylerin ters gitmesine isyan ederek bir yandan da karnının gurultusuna sinirlenerek çimlerin üstüne oturdu. “İyi ki ıslak değil!” diye sessiz sessiz söylenip simitleri poşetinden çıkarırken salıncaktan düşen bir çocuğun çığlığı ile ürküp poşetten çıkardığı simiti çimlerin üstüne düşürdü. Sinir katsayıları giderek artıyordu tıpkı düşen çocuğun yanına gelen insanlar gibi. Kendisi aldırış etmemişti bu duruma. Sonuçta düşen bir çocuktu. Düşmesi önemsiz ve normaldi. Hem ne diye endişelenecekti ki düşen onun çocuğu değildi.
Çimlerin üstünde duran simidi düştüğü yerde bırakıp ayağa kalktı. “Düşen simit kirlenmişti.” diye almadı. Poşetinde kalan iki simidiyle tekrar havuzun yanına geldi. Sonunda banklardan birini boş buldu ve hemen oturdu. Bir simit çıkardı poşetinden ve ikiye böldü. Bir yarısını elinde tutarken diğer yarısını poşete geri koydu. Bir ısırık aldı. Etrafını izlemeye başladı. Çocuk parkındaki telaşt son bulmuş, kalabalık dağılmış; her şey normale dönmüş, çocukların neşe çığlıkları atmosfere yayılmaya devam etmişti. Havuzun etrafında güvercinlere yem atan birkaç yaşlı insan vardı. Yüzleri gülüyordu ve güvercinlerin, attıkları yemleri didikleyişlerini hayretle izliyorlardı. Başını diğer yana çevirdi, parkın girişine. Parkın güvenlik ve temizliğinden sorumlu çalışanlar gülüşerek muhabbet ediyordu. Karşısındaki banka çevirdi bakışlarını. İki genç oturuyordu, biri erkek biri kız. Yakınlıklarından sevgili oldukları anlaşılıyordu. Onlar da gülümseyerek birbirine bakıyordu. Tekrar çocuk parkını izlemek için başını döndürdüğünde yanı başında küçük bir çocuğun elinde tepsiyle gülümsemesine rastladı bu sefer:
-Afiyet olsun abi, çay ister misin?
-Ben mi? Yok, kalsın.
-Simitler kuru kuru boğazından geçer mi?
-E tamam, hadi ver bir bardak. Ne kadar?
-1 lira.
Cebinden para çıkarırken çocuğun hareketlerini izledi. Çocuk özenle ilk önce poşetinden bir kağıt bardak çıkardı. Sonra tepsinin üstündeki demlikten koyu bir çay doldurdu bardağa. Gülümseyen bakışlarıyla:
-Şeker kullanır mısın abi?
-Üç küp at.
-Peki abi.
Çaycı çocuk, çay bardağını bankın üstüne koydu. Çaycı çocuğa parasını verip gönderdikten sonra düşünmeye başladı: “Neden sokak satıcıları bu yüzü gülen çocuklardı? Neden onlar çalışıyordu da diğer çocuklar gibi yine de mutlu olabiliyorlardı? Sahi, insanlar da mutluydu... Nasıl herkes tebessüm edip mutlu olabiliyordu? Neden mutlulardı? Sanırım onların da alışılmışlığı bu demek!”
Bir yandan düşünmeye devam ederken simitinden ısırık aldı. Kuru kuru boğazından geçmesin diye çayı da çocuğun koyduğu yerden eline almıştı ki almasıyla elinden fırlatması biri olmuştu:
-Ateşten alıp getirmiş, millete satıyor sokakta. Yetmezmiş gibi tekli karton bardakta veriyor! Bir bu eksikti zaten!
Fazla uzatmadı. Yanan elini suya tutmak için dut ağacının yanında gördüğü çeşmelere yöneldi. Fırlattı bardağı, içinde kalanıyla beraber yerden alıp yol üstündeki bir çöp kutusuna attı. Kalan simitini yemek için tekrar banka oturdu. Gökyüzünde pembeden başlayan ve laciverte uzanan renk geçişleri başlamıştı. Evden uzakta geçireceği ilk gecesi olacaktı ve nerede kalacağını bile bilmiyordu.
Düşündü: Bir evsizin, evi neresi olabilirdi?

Yorumlar
Yorum Gönder