Bir sabah, gökyüzü daha yeni yeni kendine geliyordu. Lacivertin bütün tonları şimdi yerini mora bırakmış ve mordan pembeye sarkıntılar gökyüzünü süsleyecekti. Boş sokaklarda yankılanan ayak seslerine odaklı şekilde kaldırımlardan yürüyordu yürümesine ama nereye gidiyordu? Gidecek neresi vardı? Ya akşamları nerede, kiminle kalacaktı?
Her yolcunun belli bir durağı olmalıydı ama o, rotasız bir gemiden farksızdı. Onun aklında şu anlık bu düşüncelere yer yoktu. Önünde bu sorunları düşünecek koskoca bir gün vardı. Onun aklı evde hala uyuduğunu varsaydığı eşindeydi. Evde olmadığını fark edince neler düşünecek, nasıl tepki verecekti; onun merakındaydı. Kendisi için endişelenecek mi yoksa görmezden gelip hayatına kaldığı yerden, belki de daha iyi şekilde devam mı edecekti? Onun aklı, yatağında bedenini kıvırarak uzanan ve bütün doğallığıyla güzelliğini gözler önüne seren eşindeydi. Onca yılın sırdaşındaydı aklı… Bunları düşünmemesi gerekiyor olabilirdi ama çıkılan her yolun bir mazisi, bıraktığı izleri vardı ve çıktığı bu yolun, onu; mazisindeki gerçeklerle yüzleştireceğini, kendisini yepyeni biri yapacağını biliyordu. Bu yüzden sokakta sevgilisini koluna takıp gezenlerden farklı olarak tek duyduğu ses sevgilinin sesi değil de ayakkabı topuğunun kaldırım taşlarına kustuğu nefretin sesiydi. Yolculuk boyunca tek duyacağı ya da dinleyeceği ses bu mu olacaktı? İnsan sıkılmaz mıydı bundan? Evde, eşi işten döndüğünde, laleleriyle konuşmasını duymak yerine kaldırım taşlarıyla kavga eden ayakkabı topuğunun gürültüsü daha mı iyiydi yani?
Yürüyordu. Sadece yürüyordu ve biliyordu ki bu yürüyüşler hem hayatını hem de düşüncelerini sadeleştirecek, en sonunda ise saflığa erdirtecekti. Geçmişini hatırlayıp hatalarının olduğunu görebilecek ve bu hatalarla yüzleşebilecekti. Yüzleşmenin ardından tamamen ideal bir eş olduğunu düşünecek olsa bile eve dönmeye niyeti olacak mıydı peki?
Sanırım bu sorunun cevabı şimdilik ‘’Hayır’’dı. Eve geri döneceğine artık kendisi bile ihtimal vermiyordu. Gitmişti bir kere. Haber vermeden gitmişti. Bu yüzden geri döndüğünde eşinin onu eskiden olduğu gibi kabul edeceğinin ihtimali neydi? Bu işin geri dönüşü yoktu. Artık bir eşi de yoktu. Yeni kimliğini çıkmış olduğu bu yolculuk belirleyecekti. Kendiyle barışık olmalıydı. Hem kendisiyle geçinemeyen biri nasıl başkalarıyla geçinebilir ki? Cevapsız sorulardan bir tane daha ama durumun vaziyeti belliydi yani görünen köy kılavuz istemiyordu.
Duraksadı. Kaldırım taşları ile kavga eden ayakkabı topuğu ateşkes imzalamıştı sanki. Duraksaması hayra alamet değildi çünkü yüzündeki donukluk yerini korkuya bırakıyordu. Tek bir soru: ‘’Kader ya bizi yine bir noktada buluşturursa ona ne diyeceğim?’’
Sahi, ne denebilirdi ki? ‘’Sana layık biri olmaya çalışıyordum.’’ mu? Yoksa kalpte hiç kemik bulunmamasına rağmen bütün kırıkların sesini inlettirecek tek cümle: ‘’Senden sıkılmıştım!’’ mı?
M. Furkan GÜNEŞ

Yorumlar
Yorum Gönder