BÖLÜM 10:
Önüne çıkan ilk parkın bir bankına geçmiş, kitabın
ilk sayfasını açmıştı. Okuyacağı kitap hakkındaki düşüncelerinden arınmış,
okumaya başlamıştı. Bir, iki saat demeden; kafasını kitaptan kaldırdığında
ikindi vakti gelmişti. Güneş gökyüzünden çekilmeye hazırlık yaparken parktaki
sessizlik de azalmaya başlamıştı. Koşuya çıkan birkaç çift, okuldan sonra
arkadaşlarıyla buluşan birkaç çocuk, birkaç yaşlı ve kendisi vardı parkta. Kitabı
bir nefeste okuyup yarılamıştı. Kitabın kurgusu gerçekten de çocuğun anlattığı
gibiydi ama daha da yalındı. Satıcı çocuk kitabı okuyup kendi içinde analiz
etmişti belli ki. Takdir etti. Eğer ki bir daha görse yüzüne karşı da tebriğini
dile getirecekti.
Kitabı çantasına
özenle, sayfalar katlanmayacak şekilde koydu. Etrafı iyice izlemeye başladı. Kitaptan
edindiği bilgilerle insanların hareketlerini okumaya çalıştı. Dikkatini çocuklara
verdi. Boylarından ilkokula gittiklerini varsaydı. İkisi bir arkadaşına ters
salto atmayı öğretmeye çalışıyordu. Öğrenmeye çalışan çocuğun yüzünden korku
okunuyordu. Yaptığı hareketi sonucunda bir yerinin acıyacağını düşündüğünden
olmalıydı. Diğer iki arkadaşı da bunun farkında olmuş olacaklardı ki ona
cesaret veriyorlardı. Motive edici sözlerle onu bu harekete yapmaya teşvik
ediyorlardı. Çocuk denedi ve yere kapaklandı. Hırsla yerden kalktı ve tekrar
denedi ve yine düştü. Beklediği acının fazla olmadığını görünce yüzündeki korku
ifadesi silinmiş yerini hırs ve azme bırakmıştı. Düşüp ayağa kalktıkça
arkadaşları da heyecanlanıyor ve ona daha çok tezahürat yapıp gaza
getiriyorlardı. Parkı turlayan çiftleri izlemeye başladı. Yüzlerinden, değer
verdiği insanla olmanın verdiği mutluluk okunuyordu. Koşucu kadın iki tur koşup
bir tur dinleniyordu. Kocası ise hiç durmuyordu. Koşan kadına dikkatlice
bakınca kocasına imrenircesine baktığı da anlaşılıyordu. Belli ki kocası gibi
koşabilmek istiyordu. Kocası da bu durumun farkında olacak ki eşine karşı
nazikçe seslenip sürekli ‘’Hadi, az kaldı; yetişeceksin bana.’’ gibi cümlelerle
motive ediyordu. İç çekip yaşlıları izlemeye koyuldu. Koşan bir çiftin aksine
yürüyüşe çıkmış bir çift gördü. Aynı tebessümler, aynı gayretler, aynı
muhabbetler onlarda da vardı. Sağına baktı, kimse yoktu. Soluna döndü, değişen
bir şey olmadı. Yalnızdı. Ona destek çıkacak, motive edici cümleler kuracak, bir
şey başardığında yanında olacak kimsesi yoktu.
Ayağa kalktı. Çantasını sırtına takıp sokaktan
sokağa yürümeye başladı. Tam göğüs kafeslerine bir ağırlık çökmüştü. Bedeninin ağırlaştığını
hissetti. Adımları yavaşladı. Yürüdüğü kaldırımlara oturdu. Otobüs durağı
tabelasına sırtını yasladı. Soluk alış verişini düzene sokmaya çalıştı. Eşi aklındaydı.
Neredeyse iki gün olmuştu. ‘’Acaba ne yapıyordur?’’ dedi kendi kendine. ‘’Yine
tekli deri koltuğuna oturmuş, gününün yorgunluğunu laleleriyle konuşarak mı
atıyordur? Ama yok, daha işinden dönmesine var. Çalışırken beni düşünüyor
mudur?’’
Şiddeti yaklaştıkça artan korno sesiyle
irkildi. Düşünceleri arasında kaybolduğunu fark etti. Bir minibüs ona doğru
yaklaşıyordu. ‘’Belki de bir işaretti bu.’’ diye düşünürken yaslandığı direğin
otobüs durağı tabelası olduğunu hatırladı. Minibüs hemen yanında durup kapısını
açtı şoför. Biraz bekledi. Binmeyi düşünmüyordu. ‘’Sus!’’ diye bağırdı. Düşüncelerine
karşı sinirlenmişti ama bunu dışa yansıtarak gerçekleştirmişti. Otobüs şoförü
de ani bir sinirlenmeyle:
-Hayırdır birader, bir
sorun mu var.
-Yok. Ben size
bağırmamıştım. Bir adres soracaktım, acaba oradan geçiyor muydunuz diye.
-Sor bakalım da bekletme
herkesi. Acele et.
Mahcup olmuş bir şekilde
evinin bulunduğu yere yakın bir caddenin adını verdi. Şanslı olmalıydı çünkü
minibüs tam da o caddeden geçiyordu. Arka koltuklardan cam kenarı boş olan
birine oturmuş camdan dışarıyı izliyordu. Bulutlar ayın etrafını sarmış, gök ve
yeryüzü tamamen karanlığa bulanmıştı. Tek aydınlık, sokak lambalarından ve evlerin
yanan ışıklarından ibaretti. Yağmur yağacak gibiydi. Evlerinin bulunduğu
caddeye gelmişti. Saatine baktı. Eşi işten çıkıp eve yürüyor olmalıydı. Eğer yetişebilirse
evlerine olan beş dakikalık mesafeyi onunla yürüyebilirdi. Bu fikrin verdiği
heyecanla koştu. Ara sokaklardan eşinin yürüdüğü yollara çıktı. Tahmin ettiği
gibi olmuştu. Eşi evine yürüyordu. Arkasından ismini bağırmak istedi. Bütün nefesini
içinde tuttu, adını göğe haykıracaktı ki vazgeçti. Yapamazdı. Ne bunu yapmaya
cesareti ne de yüzü vardı. Kendisi haber vermeden gitmişti bir kere. Şimdi de hiçbir
şey yokmuş gibi iki günde geri dönemezdi. Belki eşi de kabul etmezdi kendisini.
Bu yüzden adını haykırmayı göze alamadı. Gizlenerek takip etmekle yetindi. Onu yakından
görmek istiyordu. Yakınlaşabildiği kadar yakından takip etmeye çalıştı. Evlerinin
kapısına kadar takip etti. Eşi bahçe kapısının önünde durdu. Takip edildiğini
hissetmişti belki de. Önce sağına baktı. Sonra kendisinin, arkasına sığındığı
çöp konteynıra döndü. Sokak lambası eşinin yüzüne çarpıyordu. Bakakaldı. ‘’Ne
güzelsin.’’ dedi sessizce ama olduğu yerden çıkıp da eşinin adının haykıramadı.
Etrafta kimse olmadığını düşününce bahçe kapısından içeri girdi eşi. O ise hala
onu izliyordu. Çalışma odasını görebilecek şekilde başka bir çöp konteynırının
arkasına geçti. Eşinin çalışma odasına gidip gitmeyeceğini merak etmişti. Sabırla
bekledi. Ve sonunda odanın ışığı yandı. Saklandığı yerden, çalışma odasını
penceresini izliyordu. Perdeler arkasından eşinin karartısını gördü. Pencerenin
hemen önündeki, eskiden kendisinin olan, masaya oturdu. Eşinin karartısını
izliyordu. Birden çöp konteynırının içinden bir kedi tam kucağına atlayınca
bağırıp kafasını konteynıra vurdu. Gürültü sokak boyunca yayılmıştı. Görünmemek
için konteynırın arkasına iyice sığındı. Tekrar eşini izlemek için pencereyi
gözetleyeceği zaman eşinin, perdeyi çekip dışarıyı dikkatlice izlediğini gömüştü. Gürültünün
geldiği yere bakıyordu yani tam da kendisinin olduğu noktaya. Eşi ile
bakıştığını düşündü. Bakışları kesişmişti diye düşünerek utanmıştı. Saklandığı yerden
hızlıca çıkarak ara sokaklara koştu. Görünmek istemiyordu.
Birkaç sokak koştuktan sonra adımlarını
yavaşlattı. Yağmur yağmaya başlamıştı. Yaz yağmuru tenine çarpıyordu. Yağmurun yağmasına
aldırış etmedi çünkü hala eşini görebildiğine seviniyordu; hala onun
hayaliyleydi. Birkaç sokak yürüdü ve bu gece nerede kalacağını düşündü. Nerede
kalacağını biliyordu. Eşiyle aynı evde kalacaktı. Kendisi bodrum katında, eşi
yatak odasında... Yağmurda ıslana ıslana, koşarak evin arka bahçesine olan
duvarlarına geldi. Duvarı tırmanıp arka bahçeden de bodrum kapısına yanaştı. Anahtarı
yoktu. Ama kapıyı açacak anahtarın nerede olduğunu biliyordu. Ön kapının
üstünde asılı duran süsün arka tarafından bodrumun anahtarını alıp bodrumun
kapısını açtı. Çantasının yan cebinden fenerini çıkardı. Dikkatli adımlarla
içeri girdi. Fazla ıslanmıştı. Üstündeki kıyafeti çıkarıp kömür torbalarının
üstüne koydu. Çantasının kumaşı su geçirmez olduğundan içindekiler sağlamdı. Defter
ve kalemini çıkardı. Yüzündeki tebessümün nedenini yazmaya başladı:
Sesin yağmur melodisi
gecelerde,
Kokun toprak…
Suratıma çarpan hafif
rüzgar
Tenimde hissettikçe senin
genelde…
Seni görmek için
Durmak anbean zorlaşır
evimde.
Dışarıda kollarını açmış,
Sesime gel diye bağıran
yağmur senken…
Bedenimi ıslatan tane
damlalar
Beni sana getiren sihir
herhalde.
Daha hızlı ıslanabilme
derdiyle
Evine koşuyorum kafamdaki
düşüncelerle
Bazen dakikalar sürerken
Bazen anlam vermediğim
şekilde günlerce…
Kapına vardığım vakit
duruyor yağmur.
Ve anlıyorum ki:
Sana varmadan, rastlamayı
düşünmek…
Bu gerçekten delice!

Yorumlar
Yorum Gönder