Ana içeriğe atla

ALIŞILMIŞLIK -Bölüm 4


BÖLÜM 4:

 Hayatının en güzel gecelerden birini yaşıyordu. Onun için belki de başka şeylere değişilmeyecek anlardan biriydi çünkü uzunca zamandır hissetmediği, hissedemediği birtakım duyguların yeniden hedefi olmak damarlarında akan kanın dolaşımını hızlandırmaya yetmişti. Yeniden ‘’sevilmek’’ bu olmalıydı, yeniden sevilmenin ne demek olduğunu eşi, ona bir gecede hatırlatmıştı.

 Bütün bu güzelliklerin perde arkasında, düşünceler dünyasında durumlar, yaşadığı gerçek dünyadan bağımsızdı. Yani damarlarındaki kan dolaşımının hızlanması mutlu olmasını gösteren basit bir örnekti ama düşünceleri bu mutluluktan pay almıyordu. Aksine, sabahın ilk ışıklarında sokağa adımını atıp kaybolabilmenin heyecanını yaşamak istiyordu. Evet, gece boyu mutlu olabilirdi ama düşünceleri, zıtlıklarla yaşayan bir insana göre ters etki göstermeliydi. Yani mutluyken bir yandan da huzursuz hissetmeliydi. Bu, onun doğasında vardı. Son birkaç gündür aklında oluşan düşünceler huzursuzluk çıkarmak için ideal bir sebepti. Kendi kendine huzursuz olmasını gerektirecek bir durum kalmamıştı. Kader zaten ona huzursuzluk vermişti ya da bu kaderi seçmek onun tercihiydi.

 Gezdiler, yürüdüler. Sokakların sonu gelmiyordu. En sonunda eşi, ona yorulduğunu söyleyince eve dönme kararı aldılar. Saat gecenin sıfırlarını devirmişti bu yüzden sokaklar daha bir sessiz ve sakindi. Yalnız kalmaları hoşlarına gitmişti ikisinin de. Aslında evde de yalnız kalıyorlardı ama evdeki yalnızlıkları sokakta oldukları gibi hür bir yalnızlık değildi. Dört duvarlar onları baş başa bırakmıyordu. Kaderin cilvesi mi dersiniz, şans mı bilmem ama sokak lambaları sadece bu çiftin gölgelerine hitap ediyordu ve gölgeleri karanlığa ışık olmaya çalışan bu lambaların altında adeta dans ediyordu. İkisi de hayli mutlulardı.
 Eve varınca her zamanki rutin yine, yeniden sahnede yerini almıştı. O çalışma masasının başına, eşi ise tekli deri koltuğa kurulmuşlardı. Sessizlik ve cilveleşen iki sevgilinin bakışmaları odada var olan bütün hava taneciklerine hakimdi. Yüzü ve bedeniyle eşine dönüktü. Eşine, bir aşığın sevgilisine baktığı gibi bakıyor, sanki yeni yeni onu tanımaya başlamış gibi hareketlerini inceliyordu. Eşi ise bunun farkındaydı ve üslubunu bozmadan, kocasının onu izlediğini bilerek vazonun yanındaki küçük ibriğe uzandı. Lalelerini bu mutluluktan uzak tutmamak istediği açıkça belli oluyordu. Kocası, eşinin bu lalelerde ne bulduğunu bir türlü anlayamıyordu. Vazoda neden 3 sarı, 3 kırmızı lale vardı onu da bilmiyordu. Sormaya da hiçbir zaman yeltenmemişti. Derin bir nefes alıp seslendi: 
-Sevgilim, neden iki ayrı renkte üçer lalelerin var? Neden hepsi tek renk değil? 
   Kocasının sevgilim diye seslenmesinin üzerine geçen geceden, onu dinlemediği gerekçesiyle kızdığı aklına gelince yanakları utancından kızardı. Utancını bir çocuk edasıyla örtmeye çalışarak kocasına karşılık verdi:
-Bizim fotoğraf albümümüzü getirir misin?

  Başını evet dercesine salladı ve aşağı kata, oturma odasında bulunan aynalı dolabın çekmecelerinin ilkinden tozlanmış albümü almaya gitti. Yukarı çıkmadan önce, mutfağa gidip albümün kapağındaki tozu hafif nemli bir bez ile aldı. Çalışma odasına vardığında tekli deri koltuk boştu. Eşi onun sandalyesine oturmuş kapıdan içeri girecek olan kendisine bakıyordu. Eşi, ona tekli deri koltuğa oturmasını söyledi. Öyle de oldu. O tekli deri koltuğa oturdu, eşi de kocasının sandalyesinden kalkıp koltuğun karşısında bulunan sehpanın ucuna oturdu. Albümün kapağını açtıklarında, ilk sayfalarda evlilik fotoğrafları duruyordu. Yavaş yavaş ilerlediler. Çekirdek aileden geniş aileye doğru genişliyordu albümün içeriği, sayfalar ilerledikçe. Ortalarına kadar gelmişlerdi ki eşi, kocasına durmasını söyledi:
-Bak. Görüyor musun? Annemin elinde, babamın ona vermiş olduğu çiçek demeti... 3 sarı, 3 kırmızı lale var sadece. O gün, onların yıl dönümlerinin günüydü. Babam kendi yetiştirdiği lalelerden özenle seçip getirmişti. Ve yine o gün, biz şu an oturduğumuz evi almıştık. Evliliğimizden birkaç hafta sonraki fotoğrafımız. Babam bana her zaman çiçeklerin de bir dili vardır derdi. Onlarla nasıl konuştuğunu bilirsen, senin dilinden anlar ve onlar da seninle konuşmaya başlar derdi. Bu vazodaki iki farklı renkte, altı lale de babamın tohumlarından. Onları benim için özel kılan bu.

  Eşinin anlattıklarını sanki kendisi yaşamamış gibi hissetti. Boşluğa düşmüştü sanki ve bu boşlukta kim olduğunu, nereden geldiğini de kaybetmişti. Ne diyeceğini bilemedi. Gözlerini fotoğraf albümünden kaldırıp eşinin gözlerine çevirdi. Mutluluğunu hafif bir hüzün çevrelemiş gibi gözüküyordu. Belki de ağlamak üzereydi, anlayamamıştı. Bakışlarını eşinin gözlerinden alıp kapattığı albümün gözlerine dikti: 
-Ben ikimize de birer bardak su getireyim mutfaktan. Sen de otur, dinlen. Gün içinde çok yorulmuşsundur.

Merdivenlerden aşağı, mutfağa gitti. Nefes almak için sandalyelerden birine oturdu. “Birkaç çiçeğin bile anlamını bu kadar önemseyen bir kadının yanında bunca zaman nasıl kalmıştı? O kadın, böyle bir adama nasıl dayanmıştı?” diye kafasının içinde dolaşan sorulara kulak verirken eşinin babasını 4 yıl önce mide kanserinden, annesini de 3 yıl önce kalp krizinden kaybettiği aklına geldi. Bu sefer sorular daha derin yerlerden çıkıp kafasının içini doldurmaya başlıyordu: “Onca şey yaşandıktan sonra ben ne yaptım? Onca zamandır neredeydim? Birkaç ilham perisiyle ün mü kovalıyordum, eşimin yanında durmak yerine? Nasıl bunu yapabildim?”

Düşünceleriyle çok oyalandığını fark etti. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Kendine gelmeliydi. Belki bunca zamandır eşinin yanında olmamış olabilirdi ama bu gece onun yanında olabilirdi. Bir bardağa su doldurup tepsiyle merdivenlere yöneldi. Basamakların gıcırtıları arasında aklındaki düşünceleri bir kenara atmaya çalışıyordu. Sadece eşinin elinden tutup “Yanındayım.” demek istiyordu. Çalışma odasına girdi. Tam eşine seslenecekti ki vazgeçti çünkü eşi tekli deri koltukta uyuyakalmıştı. Elindeki bir bardak suyu masasına koydu. Sehpanın köşesine sessiz ve dikkatlice oturdu. Eşini uyandırmak istemiyordu. Kucağında açık duran fotoğraf albümünü onu rahatsız etmeden aldı. Açık kalan sayfada kendisinin, eşinin, eşinin anne ve babasının olduğu fotoğraf vardı. Herkes gülüyordu. Mutluluk duygusu, fotoğrafın olduğu dosyadan dışarı taşacak kadar hakimdi fotoğrafa. Albümü kapatıp sehpanın diğer köşesine koydu. Eşine döndü. Masum masum izledi. Ona bakıyordu ama bakmak ona yetersiz gelmişti. Oturduğu sehpanın köşesinden doğrulup eşinin başucuna gitti, saçlarının arasında ellerini gezdirdi. Evlendiklerinden beri ona bu kadar yakınlaştığını hatırlamıyordu. Onlarınki çok resmi bir evlilik olmuştu belki de ama birbirlerini sevdiklerine ikisi de inanmıştı; buna inanarak evlenmişlerdi zaten.

  Vicdanı, eşinin tekli deri koltukta kıvrılarak uyumasına el vermedi. Onu izlemeyi bırakıp sessiz ve sakin bir şekilde iki kolu arasında kucağına aldı. Yatak odalarına götürdü. Eşinin kolları arasında olmasına rağmen eşsiz bir zarafetle yatak örtüsünü yatağın bir köşesine çekip eşini yatağa yatırdı. Üstünü örttü. Elleri örtünün dışındaydı ve eşinin sağ elini tuttu. Elleri soğuktu. Başucuna oturduktan sonra onu rahatsız etmemeye çalışarak ellerini okşayıp ısıtmaya çalıştı. Eşinin elleri ve kendi elleri ısınmıştı. Onu öpmek için dudaklarına eğilmişti ama öpmeden geri çekildi ve arkasına bakmadan odanın kapısını kapatarak odadan çıktı.

 Tekrar çalışma masasının başına geçmeden önce sehpanın üzerinde duran fotoğraf albümüne yöneldi. Aldı ve ayakta, sayfaları çevirmeye başladı. Eşiyle yaşadıklarını tek tek hatırlamaya zorluyordu zihnini. Sadece onu düşünmek istiyordu. 

  Masasının başına geçti. Fotoğraf albümünü de masanın üstüne, boş kağıtlarının yanına açık olarak koydu. Son günlerin anlamını çözmeye çalışıyordu. Bunca zamandır olmayan olayların şu kısacık birkaç günde yeniden hayat bulmasının nedenini merak ediyordu. Eline kalemini aldı. Sayfaları topladı ve boş kağıtlara bir şeyler yazmaya başladı. Yazdıkça, yazdıklarının mektup olduğu belirginleşiyordu. Peki kime yazıyordu bu mektubu? Bu gecenin zarafetine mi? Eşine mi? Yoksa öncelerinde yaşadıklarını unutmuş ve şu günlerde alışılmışlıklarından kurtulup farklı düşüncelerle hareket etmeye başlayan kendine mi? 
                                                                                    M. Furkan GÜNEŞ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

NEFSE KARŞI MÜDAFAA

     ​   Başarının önündeki en büyük engel nefsimizdir. Nefis ise insandaki kötüyü seçme iradesidir. Yani kötüyü seçtiğimiz veya iyi olanı seçmeyip beklediğimiz her an başarıdan bir adım daha uzaklaşırız. Peki nefsimiz bize hep kötü olanı seçmemizi söylerken biz nasıl iyi olanı seçme cesaretinde bulunuruz?   ​ Aslında bu sorunun cevabı her insanın kendi içinde saklıdır ama s ize yardımcı olabilmek için  kendimi nefsime karşı nasıl koruduğumu anlatmaya çalışacağım.     ​ İlk önce başaracağınıza inanmalısınız. İnanç, başarı kalesinin surları gibidir. Eğer bu surlarda en ufak bir gedik açılırsa savunmanız çöker ve kendinizi nefsinize teslim etmek zorunda kalırsınız. Savunmayı tamamladığınızda ise bununla yetinmeyip nefis kuşatmasını kaldırmanız için saldırı  da yapmanız gerekir. İşte saldırı toplarınız da iyiyi seçme iradeniz yani antinefsiniz olacaktır. Antinefis, adından da belli olacağı üzere  nefsin izin ‘’Yapmalısın!’’ dediği ş...

GÜNEŞTEN GÜNLERİM

GÜNEŞTEN GÜNLERİM Herkesinkinden farklıdır günlerim: Yatağımdan kalkıp aralarken perdemi,  Onun göz kırpışıyla doğar güneşim. Hatrı, kelamımdır; günaydın derim. Karşılık verir de bekletmez beni  Ve dudaklarından dökülen ilk kelimeler, Temmuz sıcağında, Bir odanın kapısının aralanması gibi Kulak penceremden kelimelerin cereyan edişi, Ruhumu serinleten sabah yelim. Böylesi huzur doludur ilk saatlerim. Öğlen olur da yine ayrılmaz manzaramdan güneşim. Daldan kolları arasından sarılıp gövdesine, Gölgesine kabul gördüğü için teşekkür ederim. Saçlarının hışırtısı eşliğinde, Acıktığımda ise tadından yenilmez muhabbeti. Nadiren ikindi vakitleri, yüzünden gökyüzünün, Siyah beyaz kirpiksi bulutlarından; Saklar, tane damlalar rengini. Akar ya yanaklarından maviliği,  Dinlendirmek için yerküremi... Islatır hem beni Hem de dudaklarının solundaki Toprak kokan tenine yakışan kahve beni. Yıkanır o mavilikte düşüncelerim. Sessizleşir zihnimin sokakları, akşam gibi. Bunca zerafet nereden ge...

AHLAKLA İLGİLİ KOMPOZISYON-2

AHLAK        Ahlak bir toplumun içinde yaşayan insanların uyması gerektiği düşünülen veya bir toplumdaki kişilerin benimsedikleri hal, tavır, hareket ve davranış biçimi, yazılı olmayan kurallar bütünü olarak tanımlanabilir.             Ahlak , neyin doğru neyin yanlış sayıldığı veya sayılması üstünde durur. Bu yüzdendir ki bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevi değerleri, huyları ve bunlarla birlikte ortaya koyduğu hareket ve davranışların bütünü de ahlak çerçevesinde değerlendirilebilinir.          Ahlak, bir toplumda yaşayan insanların hayatını düzene sokan manevi değerlerdir. Yeryüzünde her toplum belirli bir kültüre sahip olduğu için birlikte yaşamakta olan insanlar ahlaki değerlere sürekli ihtiyaç duyarlar. Ahlaki değerler bir toplumu ayakta tutar. Tek parça bir vücut kılar.             Aynı zamanda a...