Ana içeriğe atla

ALIŞILMIŞLIK -Bölüm 3




BÖLÜM 3:

 O günün gecesine özel ve kafasındaki düşüncelere inat eşinin çalıştığı iş yerinin önünde eşinin çıkış saatini beklemeye koyuldu. Gün boyunca kaybolma umuduyla dolaşıp durmuştu ama bunu yine başaramamıştı. Sıradandı bu beceriksizliği. Oysa eşini iş yerinin önünde beklemesi… Düşüncesi bile düşüncelerine saflık yüklüyordu.

 Kendi içinde hep çelişkilerle karşı karşıya kalan bir ruha yahut kişiliğe sahip olması onu kusursuz çıkmazlara sürüklüyor, girdiği sokakların bütün duvarlarını üstüne kafes yapıyordu. Her ne kadar ki içinde olduğu çelişki karmaşıklaşsa duvarlardan sızan ışık demeçleri azalıyor ve kapana sıkıştığı taş örülü duvarların arasında iyice karanlığa gömülüyordu. Kaybolmak için çıkmıştı yani amacı eşini yalnız bırakmaya çalışmaktı ama sonrasında kendini, içinde bulduğu ‘’ onu seviyorum-onu sevmiyorum ‘’ çelişkisiyle karşı karşıya kalınca ondan uzaklaşmak yerine yaklaşmanın daha yararlı olabileceği düşüncesiyle evden çıkma amacını zihninde öldürüyordu. Katlanılamaz bir durumdu ama o normal değildi. Onu farklı kılan şey buydu işte.

 Evet, bugüne özel eşini ev değil de iş yerinin önünde bekliyordu. Onunla gezmek yahut sokaklar yerine onun bedeninde ve dudaklarında kaybolmayı umuyordu.  Onunla uzaklaşmayı istemişti bu gece; bu sokaklardan, bu mahalleden, bu şehirden…  Bu isteği karakterine aykırıydı ve bundan kendisi de haberdardı lakin içinde oluşan huzursuzlukları ancak onunla çözüp def edebilirdi. Eşi onun için bir çıkış kapısıydı her zaman, bütün zorluklardan… Şu son zamanlar zor bir sınavdan geçiyordu ve onun için eşi önünde açık bir şekilde duran, içinde bütün cevapları bulunduran bir kitap gibiydi. Önünde açık duran kitaba bakması gerekiyordu sadece.

 Nihayetinde iş yerinin kapısından, bütün yorgunluğu bir kenarda dura dursun; sokak lambalarının loş ışıkları altında etrafına temkinlice inceleyen boylu boyunca bir beden ve incelemesi sonucu yüzünde, hiç beklemediği birinin karşısında durmasından dolayı kaynaklanan şaşkınlık dolu ifade ile ayakta dikilen bedenin sahibi… Saatlerce iş yerinin kapısının önünde eşinin çıkmasını beklemek, harcadığı zamana değmişti. Gözlerini eşiningözünden kaçırmış, gölgesini seyretmişti. İstemsizce birkaç kelime dudaklarının arasından kısık sesle dökülmüştü bu ani hava değişiminin ortasına: Gölgesi bile güzel.
  
  Eşi belki de uzun zamandan beri gözüne bu kadar güzel görünmüştü. Oysa eşinin üstünde her gün ki giydiği elbiselerden biri, dudağında aynı renk ruju, yüzünde her zaman ki makyajı… Peki onu şu an güzel kılan şey neydi? Zihninde değer barındıran birkaç kelimenin sahip olduğu değerinden uzaklaşıp alışılmışlıklara doğru yol almasının eseri miydi? Eşinin güzelliği düşüncelerine mi bağlıydı yoksa bu güzelliği onu tanıdığından beri mi vardı? Öylesine cevapsız ve karmaşık bir ikilemdi ki bu bekleyeme daha fazla tahammülü yoktu. Hala olduğu yerde kala kalan güzellik abidesine doğru adım atmaya başladı. O adım attıkça karşısındaki eşi de hareketleniyordu. Ona sarılmak geldi içinden ve adımlarını buna göre ayarladı. Bir tek sıkıntı vardı: Bunu yapabilecek cesareti var mıydı?
 Neden olmasın? Sonuçta beş yıllık resmi bir evliliği vardı. Ona sarılmak, onu öpmek, saçlarını koklamak en doğal hakkıydı. Adımlarını, ona sarılacağını belirtircesine yavaşlattı ve eşinin de ona karşılık vermesini bekledi. Eşi bunu anlamış olacak ki kafasını eğdi, kollarını açtı. Kafasını kocasının omzuna koymaya ve kollarıyla belinden sarılmaya hazırdı.

 Ortada daha önce çalışılmamış lakin doğaçlama olarak oynatılan bir tiyatro sahnesi vardı sanki. Ağır çekimde iki sevgili birbirine yaklaşıyor, biri cilve yaparken diğeri onu belinden hafifçe kavrıyordu. Bu işten iki tarafta karlı çıkıyordu çünkü sonuçta biri seviyordu biri de bu sevgiye karşılık kendi sevgisini bahşediyor.
 Gerçekten de bir tiyatro sahnesi gibiydi her şey. Eşine yavaşça yaklaştı ve belinden zarif bir hareketle onu kavradı. Kendine doğru çekti kolları arasındaki bedeni. Eşi kocasının bu hareketinden memnun kalmıştı, yüzünde çiçekler açmıştı. Sanki yıllardır uzak kalmışta daha az önce buluşmuş, hasret gideren çiftler gibiydiler. Sahi, en son ne zaman sarılmışlardı? Ne zaman eşinin belinden bedenini kavrayıp kendine çekmişti? Uzun zaman önce. Hayli uzun zaman önce…

 Hiç ummadığı şekilde eşinin yanaklarını öpmek istiyordu. Dayanamadı ve öptü de. Neden tereddütlükler içinde bunları yapıyordu, kendisi de bilmiyordu ama şu an yaptığı şeyi sorgulayacak vakti de yoktu. Bu güzel anı birkaç düşünce ile mahvetmek istemiyordu. Öptü. Bir kez daha ve bir kez daha… Dudakları kuruyana kadar öptü ve birden en sonunda dudaklarını onun teninden çekti. Elinden tuttu, eşine dönüp: ‘’Kaybolalım mı?’’ diye sordu. Eşinin verdiği cevap onu tatmin etmeye yetmişti: ‘’Gözlerinde mi, neden olmasın…’’ 
 Sadece yürüdüler; nereye gittiklerini bilmeden, umursamadan yürüdüler. Flört zamanlarında olan iki sevgili gibiydi ikisi de. Konuşmanın ne olduğunu unutmuşlardı ve konuşmak bir anlam ifade etmiyordu. Sevgilinin elinden tutmak bütün dünyanın durmasına yeterdi onlar için. Elini tutup vakit öldürmeyi bilirlerdi bir tek. Oysa iki tarafında aklında cevapsız sorular vardı. Zamanı akışına mı bırakmak gerekirdi bu durumda yoksa planlı bir şekilde cevapları aramak mı? Bugün bu sorunun cevabını ikisi de geceden bekliyordu ve gece bu sorunun cevabını onlara verecek gibi gözüküyordu.


                                                                                              M. Furkan GÜNEŞ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

NEFSE KARŞI MÜDAFAA

     ​   Başarının önündeki en büyük engel nefsimizdir. Nefis ise insandaki kötüyü seçme iradesidir. Yani kötüyü seçtiğimiz veya iyi olanı seçmeyip beklediğimiz her an başarıdan bir adım daha uzaklaşırız. Peki nefsimiz bize hep kötü olanı seçmemizi söylerken biz nasıl iyi olanı seçme cesaretinde bulunuruz?   ​ Aslında bu sorunun cevabı her insanın kendi içinde saklıdır ama s ize yardımcı olabilmek için  kendimi nefsime karşı nasıl koruduğumu anlatmaya çalışacağım.     ​ İlk önce başaracağınıza inanmalısınız. İnanç, başarı kalesinin surları gibidir. Eğer bu surlarda en ufak bir gedik açılırsa savunmanız çöker ve kendinizi nefsinize teslim etmek zorunda kalırsınız. Savunmayı tamamladığınızda ise bununla yetinmeyip nefis kuşatmasını kaldırmanız için saldırı  da yapmanız gerekir. İşte saldırı toplarınız da iyiyi seçme iradeniz yani antinefsiniz olacaktır. Antinefis, adından da belli olacağı üzere  nefsin izin ‘’Yapmalısın!’’ dediği ş...

GÜNEŞTEN GÜNLERİM

GÜNEŞTEN GÜNLERİM Herkesinkinden farklıdır günlerim: Yatağımdan kalkıp aralarken perdemi,  Onun göz kırpışıyla doğar güneşim. Hatrı, kelamımdır; günaydın derim. Karşılık verir de bekletmez beni  Ve dudaklarından dökülen ilk kelimeler, Temmuz sıcağında, Bir odanın kapısının aralanması gibi Kulak penceremden kelimelerin cereyan edişi, Ruhumu serinleten sabah yelim. Böylesi huzur doludur ilk saatlerim. Öğlen olur da yine ayrılmaz manzaramdan güneşim. Daldan kolları arasından sarılıp gövdesine, Gölgesine kabul gördüğü için teşekkür ederim. Saçlarının hışırtısı eşliğinde, Acıktığımda ise tadından yenilmez muhabbeti. Nadiren ikindi vakitleri, yüzünden gökyüzünün, Siyah beyaz kirpiksi bulutlarından; Saklar, tane damlalar rengini. Akar ya yanaklarından maviliği,  Dinlendirmek için yerküremi... Islatır hem beni Hem de dudaklarının solundaki Toprak kokan tenine yakışan kahve beni. Yıkanır o mavilikte düşüncelerim. Sessizleşir zihnimin sokakları, akşam gibi. Bunca zerafet nereden ge...

AHLAKLA İLGİLİ KOMPOZISYON-2

AHLAK        Ahlak bir toplumun içinde yaşayan insanların uyması gerektiği düşünülen veya bir toplumdaki kişilerin benimsedikleri hal, tavır, hareket ve davranış biçimi, yazılı olmayan kurallar bütünü olarak tanımlanabilir.             Ahlak , neyin doğru neyin yanlış sayıldığı veya sayılması üstünde durur. Bu yüzdendir ki bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevi değerleri, huyları ve bunlarla birlikte ortaya koyduğu hareket ve davranışların bütünü de ahlak çerçevesinde değerlendirilebilinir.          Ahlak, bir toplumda yaşayan insanların hayatını düzene sokan manevi değerlerdir. Yeryüzünde her toplum belirli bir kültüre sahip olduğu için birlikte yaşamakta olan insanlar ahlaki değerlere sürekli ihtiyaç duyarlar. Ahlaki değerler bir toplumu ayakta tutar. Tek parça bir vücut kılar.             Aynı zamanda a...