BÖLÜM 2:
Önceki geceden kalan düşünceleri hala kafasının içinde bir yerlerde dolanıp onu tekrar tekrar rahatsız ediyordu. Monoton bir hayatı vardı. Evden dışarı sadece ‘’kaybolmak’’ için çıkıyordu. Bunun sebebi akıl sorunlarının olması ya da benzer bir sebepten dolayı değildi. Hem akli dengesi hem de sağlığı oldukça yerinde ve iyiydi. ‘’Kaybolmak’’ kelimesi onun için farklı anlamlar barındırıyordu. Burada yani yaşadığı bu ortamda kaybolması imkansızdı; bu sokakları, caddeleri neredeyse beş yıldır tanıyordu. Eşiyle evlendiğinden beri, kendini bildi bileli, bu şehirdeydi. Bu iki katlı müstakil binada yaklaşık beş yılı aşkın bir süre geçirmişti ama ne gariptir ki evinden sadece ‘’kaybolma’’ düşüncesiyle çıkıyordu. Beş yıldır tanıdığı bir yerde nasıl kaybolabilirdi insan? Neden kaybolmak için adımını atardı sokağa?
Belki de, buna kendi de yüksek bir ihtimal veriyor, dün gece ki düşüncelerinin aklında hala var olmasının sebebi bu monotonluktu. Olmayacak diye bir şey yoktu bu hayatta ve olabilirdi de. Eşinden katiyen sıkılmamıştı. O, sadece yaşadığı hayattan sıkılmıştı. Eşinin geç saatlerde eve gelmesinden, gelip de yorgun olmasında ve kendisiyle ilgilenmeyip konuşmamasından, kocası yerine vazodaki çiçekleriyle sohbet etmesinden sıkılmıştı. Ama eşinden sıkılamazdı çünkü kendini eşiyle bulmuştu, kendini eşinde bulmuştu. Eşinin resmilikler içinde de olsa var olan sevgisi ve güveni onu bu günlere getirmişti. Ona çok şey borçluydu ve bu borcunu ona bütün sevgisini vererek ancak ödeyebileceğini düşünüyordu.
Kendisi, kendince bir yazardı; bazen de şair. Parmaklarına ne zaman ilham perisi konsa, ne olursa olsun bir şeyler yazardı. Yazdıklarıyla geçimlerini sağlıyorlardı ve bu gelir onlara tek maaş kaynaklı bir hane için yetiyordu ta ki bundan yaklaşık 1-2 yıla kadar. Son 1-2 yıldır ya parmaklarına ilham perileri konmuyor ya da kendisi parmaklarına konan ilham perilerini kovuyordu. Yazmak istemiyordu. Yazdığı nadir zamanlarda ise yazdıklarını beğenmemeyi bahane edip yırtıp atıyordu. Eşi bu durum adına ona çok kızıyordu ama o buna aldırış etmiyordu. Sonuç ise hiç iyi olmamıştı onlar için: eşini bir şirketin dosyalarla dolu odasında, telefon ve bilgisayar başında, sekreterlik bölümünde gecelere kadar çalışmaya sürüklemişti.
Normal insanlardan farklı olmak dışında bu durumu kabullenmiş ve her gün çalışma masasının başında, sandalyesinde oturup boş sayfalara bakarak gecenin geç saatlerine kadar eşinin eve gelmesini bekliyordu. Aklında, bir kere bile olsun ‘’Ya bir gece asla eve dönmezse?’’ diye hiçbir zaman düşünmemişti. Bir insan sevdiğine bu kadar güvenebilir miydi? Yoksa sevdiğini bu kadar mı boşlayabilirdi? Bir kez olsun yanlış bir şey yaptığının ya da yapmış olabileceğinin düşüncesini aklından geçirmez miydi?
Sanırım, onunla evlenen kişi yani eşi; onunla bu özelliği yüzünden evlenmişti ve bunca zaman onu terk etmemişti. Bundan başka bir açıklaması olamazdı. Güven, evlilik için yeterliydi.
Ya dün? Aklında dolaşıp duran o düşünceler... Alışılmışlıklardan uzakta bir geceden kalma farklılık, güven köprüsünün temelini değiştirmeye yetecek kadar kuvvetli bir tesire sahip miydi? Olabilir miydi? Bu kadar zaman onu sevip ona güvenmişti de neden bir gecede bütün duygularındaki farklılıklar yavaş yavaş baş gösteriyordu? Bir cevabı olmalıydı bütün bu soruların.
Daralmıştı. Evde akşama kadar oturmak da onun için alışılmışlıktı. Dışarı çıkacaktı ama alışılmışlığın dışında bir farklılıkla. “Kaybolma” düşüncesine kadar derinlere inmeye başlamıştı bu farklılıklar. Çantasını hazırlamıştı: bomboş defteri, mürekkebi, kalemleri, bir miktar para…
Nasıl bir farklılıkla kaybolmak istediğinin cevabını hareketleriyle veriyordu. O, evini unutmak için kaybolmak istiyordu. Kaybolurken de tıpkı güneşin ufukta gözden kaybolması gibi sessizce yapmak ve güzel etki bırakmak istiyordu. Eşine karşı sevecenliği ve yahut bu sevecenliğe karşı sessizliği, ona fark ettirmeden kaybolmak istediğinin sebeplerinden birkaçıydı…
Neden olmasın ki? Belki eşine olan duygularını kaybetmekten korkuyordu ve bu korkuya inat kendisi kaybolmak istiyordu… Kim bilir?

Yorumlar
Yorum Gönder