Ana içeriğe atla

Açık Oturum

Değişim: Genelde Ömer Hoca ola­yın mazisi ile tarihi ile şu andaki halini ifade ettiği gibi mutlaka yeniden ümmetin toparlanması, bir emirü'l-müminin rehberliğin­de yeniden oluşumunu siyasi olu­şumunu tamamlayıp teorideki ha­lini gerçekleştirmesi gerektiğine işaret ettiler. Siz bu konuda bu­nun pratikleri üzerinde durabilir misiniz, ümmet yeniden nasıl oluşabilir, hangi engelleri aşma­lıdır, veya bu siyasi oluşuma gi­derken ne gibi engellerle karşılaş­maktadır bundan sonra önüne ne gibi engeller konabilir, bunları aşmak için neler yapmalıdır?
Kâzım Sağlam: Ümmetçili­ğin bir itikadi vecibe olduğuna inanıyorum. Bunun fıkhi yani iti­kadi ve ameli yönlerine Ömer Hoca kısmen değindi. Ümmetçi­liğin önündeki engellerin başın­da bir zihniyet anlayışı gelir. Ya­ni insanlar evvela zihinsel ola­rak bu işe hazır değillerdir. Yıl­ların getirdiği ayrı ayrı yaşama­nın bize dayattığı bir emr-i vaki ile karşı karşıyayız. Ulus devletler oluşmuş ve bu ulus devletle­rin zihnimizde bıraktığı bir iz vardır. Biz bu İzi ve bu düşünce­yi kolay kolay atamıyoruz. Bi­rinci engel olarak bunu atmamız lazım gelir.
İkincisi ümmetçiliği bir nevi sol enternasyonel düşünce gibi algılamaktır. Nasıl dünyada bir sosyalist enternasyonel anlayış var ise sanki ümmetçilik de bu sol anlayıştan devralınmış bir anlayış gibi görülüyor ve öyle lanse ediliyor. Bunu da lanse edenler genelde milliyetçi ve ırk­çı düşüncelerdir. Eğer biz inancı­mızın gereği olarak ümmetçiliği kabul edersek, bu, bize Allah ta­rafından yükletilen bir vecibe ol­duğuna inanırsak, o zaman hem zihni olarak bunu aşmamız ko­lay olacaktır, hem de solcuların enternasyonel anlayışı ile bizim ümmet anlayışımızın çok farklı şeyler olduğu ortaya çıkacaktır. Sol enternasyonal sınıfa dayalı bir düşüncedir. Proletarya düşün­cesidir. Halbuki bizde bir sınıf anlayışı yoktur. Müslümanlar olarak biz bütün insanlara yöne­len bir medeniyetin mensuplarıyız. "Ya Eyyuhannas" hitabıyla başlayan ayetlerle şekillenen bir medeniyetin insanlarıyız. Bizim ümmet anlayışımız her insanın, her toplumun, her kavmin, her ulusun kendi ayaklarıyla var olup beraber iş yapmalarıdır. Bir bir­lik etrafında oluşum sağlama an­layışıdır. Bunu yerel düşünceyi yok etme, her milletin her ırkın kendine ait kültürünü yok sayma gibi bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu sanmak yanlış bir şey­dir. İslâmî anlayışta itikadın mü­saade ettiği kadar, Kur'an’ın ve sünnetin, yani nassların müsaade ettiği kadar örfe, adete, geleneğe saygı vardır. Bunun koruması vardır. Onu yok sayma yoktur.
Sol düşünce genelde insanı in­sanlıktan çıkarıp bir meta haline getirdiği için kurduğu evrensel anlayışta bu metaa karşı yapılan düşüncedir.
Biz Müslümanların İslâmi an­layışında insanın fıtri yapısını bozmadan muhafaza ve müdafaa vardır. Sol anlayışındaki insanla­rın bir fabrika malı gibi görüp bütün insanları insanlıktan çıka­rarak eşit sayma düşüncesiyle ümmetçilik düşüncesi çok farklı şeylerdir. Bu yönü ile ümmetçili­ğe karşı çıkanlar İslâm ümmetçi­liğini yerli düşünceyi yok edi­yor, yerel düşünceleri ananeleri gelenekleri ortadan kaldırıyor sa­nıyorlar. Bu son derece yanlış bir ithamdır ve İslâm ümmetçiliğini tanımamalarından gelen bir anla­yıştır. Müslümanlar önce fert fert herkes kendi ayakları üzerine du­rarak sonra kendi ayakları üzerin­de ayakta durabilmiş insanların oluşturduğu topluluklar, ırklar, kavimler bir araya gelip bir üm­met bilincini, uluslararası küfre karşı bir vücut haline gelme ola­yıdır. Eğer biz olaya bu yönden bakarsak sol enternasyonelle üm­metçiliğin çok farklı şeyler ol­duğunu görürüz, görebiliriz.
Kendi beceriksizliklerini bağ­lı bulunduğu gruba dayanarak örtme anlayışı da ümmetçilik an­layışı olamaz. Çünkü ümmetçilik anlayışında her insan kendi değe­riyle o ümmete katkıda bulunur ve o değeri ile o ümmeti biraz daha yükseltmeye çalışır, ona bir katkıda bulunur. Ümmetten bir şey kapma değil, ümmete bir şey verme, birşey ilave etme gayre­tidir bir yerde ümmetçilik. Bu fert bazında da böyledir, ırk ba­zında da böyledir, toplum bazın­da da böyledir. Ama neticede he­pimizin, bütün İslâm ümmetinin yapıp ettikleri bir yerde toplanır ve bu da İslâm ümmetinin yüksel­mesine katkı sağlar. Ümmetçili­ğin yerelliği yok edeceği endişe­si de biraz yersiz bir endişedir. Çünkü İslâm itikadında, İslâm anlayışında örf, adet ve geleneğin yeri bellidir. İtikadımıza ters düş­medikçe, biz onu yok sayamayız ve örfün bazı mezheplerde bir se­ri delil olmasını bunun bir kanı­tı kabul edebiliriz. Ama insanlar kendi ırkımdandır, kendi toprağımdandır, kendine yakındır di­ye insanları öbürlerinin önüne geçirirlerse, böyle bir kayırma­ya giderlerse, böyle bir öncelik tanırlarsa bu da yanlış bir şey olur, ümmeti zedeler.
Değişim: Genellik­le son dönemlerde müspet milli­yetçilik diye adeta İslâmı vurgu­lamak isteyen bir anlayış vardır ve ümmet ile milliyetçilik sanki birbirine karıştırılmış durumda­dır. Yani bu müspet milliyetçi­likten kasıt nedir, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kâzım Sağlam: Bu da üzerine kı­lıf geçirilmiş başka tür bir milli­yetçiliktir. Veya ırkçılığın biraz hafifletilmiş şeklidir. Yani insan­lar aleni olarak İslâm ümmetçili­ğine karşı çıkamıyorlar, bunun bir itikadi sakatlık olduğunu da biliyorlar. Çünkü aldıkları İslâmi eğitimde bunun böyle olduğunu onlar da biliyorlar. Öyle oldukla­rına inanıyorlar. Bunu biraz hafif­leterek ırkçılıklarına biraz kılıf geçiriyorlar. Milliyetçiliğin müspeti ve menfisi olmaz. O zaman biz beşeri kaynaklı her şey için aynı ayırıma gidebiliriz. İşte müspet demokrasi, menfi demokrasi ki bunu da yapanlar vardır. Bun­lar neticede birer alet gibidir. Efendim bu düşünceler de keser gibi veyahut da bıçkı gibi veya tabanca gibi birşeydir. Nasıl kul­lanırsanız öyle olur. Bu mantık yanlış bir mantıktır. Biz herşeyi kullanamayız. Çünkü yani müspet veya menfiliğin ölçüsünü kim tayin eder. Eğer İslâmi nasslara uygun olan bir düşünce ise bunun adı İslâmi düşünce olur. Bunun adı müspet milliyetçilik olmaz. Ama birileri milliyetçilik de ya­pıyorsa böyle bir kamuflaja da gerek yok. Aleni açıkça milliyet­çilik yapsın, kendisi de rahatlar, biz de rahatlarız. Yani olayı orta­da bırakma herkesi güç durumda bırakır. Milliyetçiliği de güç du­rumda bırakır. Çünkü ümmetçi olarak bizi de güç durumda bıra­kır. Bunu bir kamuflaj gibi görü­yorum.
Değişim: Ömer Hocam özellikle ümmet aynen imamenin etrafında dizil­miş tesbih taneleri gibi olmalı. Yani emirü'l müminin önderli­ğinde ve rehberliğinde bir hilafet toplumunun yeniden ortaya çı­karılması gerektiği kanaatini vur­gulamaktadır. Bu hilafet toplu­mu, ümmet toplumu, sizce nasıl ortaya çıkabilir? Bunun gereği nedir? İslâm’daki yeri ne? Bunun yanında da hilafetin oluşması için Müslümanların neler yapmaları gerekir? Tekrar hilafet toplumu­na kavuşabilmek için hangi en­gelleri aşmalıdır? Bu konuda ne­ler söylemek istersiniz?
Kâzım Sağlam: Demokrasinin zihnimizi kirlettiğine inanıyo­rum. Bir zihin kirliliğini yaşıyo­ruz Müslüman olarak. Bu zihin kirliliğinin bir neticesi olarak da İslâm ümmetinde şu anda yani halkı Müslüman olan yerlerde bir ulus-devletçilik yaygındır ve bu İslâm’ın özü gibi kabul edilmek­tedir. Bu da bizim birleşmemize ümmet olarak beraber hareket et­memize engel olan bir şeydir. Halbuki dünya küfrü bilhassa Sovyetler Birliği'nin çökmesi ile tek bir devlet haline geldi. Ki­milerinin tabirine göre dünya ar­tık bir köy oldu. Şimdi bu köyde farklı farklı mahalleler, evler ih­das ederek idame-i hayat etmek oldukça zordur. Biz uluslararası tek millet haline gelen küfrün karşısına ancak bahsedildiği şe­kilde halifeli toplumla karşı ko­yabiliriz. Sadece bir ülke kendi içinde İslâmi değerleri ikame et­mekle de küfre karşı direnemez. Biz topyekün ümmet olarak kar­şımızdaki bir küfür milleti ile be­raberce ancak hesaplaşabiliriz veya ümmet olarak birbirimize dayanarak ancak kendimizi mu­hafaza edebiliriz. Bunun açık ör­neklerini de İran'da gördük, Ce­zayir'de gördük, Sudan'da gör­dük, Afganistan'da gördük ve biz ümmet olarak topyekün birbiri­mize yaslanarak, birbirimize da­yanarak küfre karşı bir direniş göstererek o zaman belki bir var­lık gösterebiliriz. Dünya siyasi sahnesinde bir yerimiz olur, Bizi adamdan o manada sayarlar. Yoksa kendi başına sınırlarını çizmiş, kendi ülkesi içerisinde hapsolmuş bir İslâm devleti, ulus devlet sınırları içerisine hapsolarak bu tek güç haline gelmiş küfre karşı dayanabilmemiz mümkün değildir. Bunun böyle dayanabileceğine inanan insan dünyayı göremiyor demektir, çok yanlış yerde oynuyor demektir.
(Değişim Dergisi, sayı 24, Mayıs 1995

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

NEFSE KARŞI MÜDAFAA

     ​   Başarının önündeki en büyük engel nefsimizdir. Nefis ise insandaki kötüyü seçme iradesidir. Yani kötüyü seçtiğimiz veya iyi olanı seçmeyip beklediğimiz her an başarıdan bir adım daha uzaklaşırız. Peki nefsimiz bize hep kötü olanı seçmemizi söylerken biz nasıl iyi olanı seçme cesaretinde bulunuruz?   ​ Aslında bu sorunun cevabı her insanın kendi içinde saklıdır ama s ize yardımcı olabilmek için  kendimi nefsime karşı nasıl koruduğumu anlatmaya çalışacağım.     ​ İlk önce başaracağınıza inanmalısınız. İnanç, başarı kalesinin surları gibidir. Eğer bu surlarda en ufak bir gedik açılırsa savunmanız çöker ve kendinizi nefsinize teslim etmek zorunda kalırsınız. Savunmayı tamamladığınızda ise bununla yetinmeyip nefis kuşatmasını kaldırmanız için saldırı  da yapmanız gerekir. İşte saldırı toplarınız da iyiyi seçme iradeniz yani antinefsiniz olacaktır. Antinefis, adından da belli olacağı üzere  nefsin izin ‘’Yapmalısın!’’ dediği ş...

GÜNEŞTEN GÜNLERİM

GÜNEŞTEN GÜNLERİM Herkesinkinden farklıdır günlerim: Yatağımdan kalkıp aralarken perdemi,  Onun göz kırpışıyla doğar güneşim. Hatrı, kelamımdır; günaydın derim. Karşılık verir de bekletmez beni  Ve dudaklarından dökülen ilk kelimeler, Temmuz sıcağında, Bir odanın kapısının aralanması gibi Kulak penceremden kelimelerin cereyan edişi, Ruhumu serinleten sabah yelim. Böylesi huzur doludur ilk saatlerim. Öğlen olur da yine ayrılmaz manzaramdan güneşim. Daldan kolları arasından sarılıp gövdesine, Gölgesine kabul gördüğü için teşekkür ederim. Saçlarının hışırtısı eşliğinde, Acıktığımda ise tadından yenilmez muhabbeti. Nadiren ikindi vakitleri, yüzünden gökyüzünün, Siyah beyaz kirpiksi bulutlarından; Saklar, tane damlalar rengini. Akar ya yanaklarından maviliği,  Dinlendirmek için yerküremi... Islatır hem beni Hem de dudaklarının solundaki Toprak kokan tenine yakışan kahve beni. Yıkanır o mavilikte düşüncelerim. Sessizleşir zihnimin sokakları, akşam gibi. Bunca zerafet nereden ge...

AHLAKLA İLGİLİ KOMPOZISYON-2

AHLAK        Ahlak bir toplumun içinde yaşayan insanların uyması gerektiği düşünülen veya bir toplumdaki kişilerin benimsedikleri hal, tavır, hareket ve davranış biçimi, yazılı olmayan kurallar bütünü olarak tanımlanabilir.             Ahlak , neyin doğru neyin yanlış sayıldığı veya sayılması üstünde durur. Bu yüzdendir ki bir kişinin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan manevi değerleri, huyları ve bunlarla birlikte ortaya koyduğu hareket ve davranışların bütünü de ahlak çerçevesinde değerlendirilebilinir.          Ahlak, bir toplumda yaşayan insanların hayatını düzene sokan manevi değerlerdir. Yeryüzünde her toplum belirli bir kültüre sahip olduğu için birlikte yaşamakta olan insanlar ahlaki değerlere sürekli ihtiyaç duyarlar. Ahlaki değerler bir toplumu ayakta tutar. Tek parça bir vücut kılar.             Aynı zamanda a...